Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Ruh varlığı Ankebut’un yorumlarından:

Kaynak kitap: Ankebut – Kur’an-ı Kerim’in Issız Derinliği ve Sembolik analizi

 

Soru: Bekarlar yani hayatları boyunca cinsel ilişki yaşayamayanlar

Bu kilidi açamayacak mı?

 

Ankebut: Hayır, açabilirler. Bunu iki olan enerjiyi kendisinde harekete

geçirip alıcılık ve vericilik islemini yaparak gerçeklestirebilirler.

Kapının açılımını zorlastıran bekârlık degil, evlilik

dısı cinsel iliskilerdir. Islâm’da bunlar yasaklanmıstır. Çünkü

kadının cinsel enerjisini orgazmdan sonra erkege gönderimini

engelleyen bir faktör vardır ki bu, “güvensizliktir”.

Kadın, kendisine sahip çıkmayan yani onu zaman içinde

devamlı koruma kapsamına almayan erkege güven duymaz

ve sadece kendinde cinselligi yasar ve erkege göndermez. Bu

açılım için çok sakıncalı bir durumdur.

Erkegin verici, (fiziksel olarak da açıkça görüldügü gibi)

kadının alıcı çalısan bir enerji transferi vardır. Kadın alarak

verme, erkekse vererek almaya kabiliyetlidir Alısveris, kurallara

uygun olursa basarı çok muhtemeldir. Zina durumunda

kadın, güven duymadıgından sadece alıcı olur ve veremezse,

bu kadının negatiflesmesine sebep olur. Disiligi iyice güçlenir.

Fakat erkegin kapsamına girmekten kaçar hale gelir. Bu

durumda kadın, disilikle isteklerini yerine getirme gücünü

kullanmaya yönelebilir ya da evlilik dısı iliskide bir seylerin

ters gittigini, duygusal anlamda anladıgında büyük sıkıntı

çeker. Bu, intihara varan depresyona yol açabilir.

Zina eden erkekse, gitgide tükenen pozitif enerjisi sebebiyle

asabi, yorgun, kızgın bir depresif hale geçer ya da pozitifin

yerine negatif enerji alımı yapar -ki egosu için bütün kadınları

kullanmak ister. Onları birer zevk aracı olarak görür.

Sevgi duymaz, güven vermez. Sorunun cevabını kısaca söyle

verebilirim: “Bekâr ya da evli kisi, iki yönlü enerjiyi (alısveris)

harekete geçirip iyilesmeye girdiginde kapıyı açar ve o

kisi artık Rahman âleme ilgi duyar. Ancak evlilik dısı ilis-

ki, eksik yasanan evlilik iliskisi ve aldatma denen evli oldugu

halde bir baskasıyla iliski, basarısızlık sebepleridir”.

 

Aldatma nasıl bir sakınca doğurur? Evli olan bir kişi iyi bir cinsellik

yaşadığı halde bir başkasıyla beraber olabilir mi?

 

Ankebut: Aldatma hem esi hem kendini kandırmaktır. Çünkü önceden

anlattıgım zina, sakıncalarıyla gidilmis bir yoldan geri

dönmüs, açılmıs kapıyı tekrar kapatmıs olur. Esiyle bunun

mümkün olamayacagını anlayan kadın mutlaka bosanmalı,

baska birini öyle denemelidir. Erkekse kadının maddi, manevi

magduriyetini gidererek anlasarak bosanır.

Aldatan es, amacından sapmıs, zevki amaç etmis yolundan

sapmıs bir kisiliktir. Bu yüzden zevk alıcı duruma geçmistir,

fayda vermez olur. Faydalı olmayan zararlıdır ve zarardadır.

Oysa düzen böyledir yani alısveris… Bütün amellerinizin

düzeni de budur. Bir fayda verdiginizde bir fayda alırsınız.

Bir fayda aldıgınızda bir fayda vermelisiniz. Insan iliskilerinde

bu düzen bozuldugunda dünya düzeni bozulur, helâk

olma baslar.

Tezahür âleminiz olan dünyaya da aynı sekilde davranmadıgınızdan

doga dengesi bozulmustur. Dünyadan hep

alıp karsılıgı verilmedi. Bu alıs veris her seyin düzenidir.

Mevlevi dervisleri dönerken bir ellerini yukarı açıp, bir ellerini

asagı çevirirler. Bu alısverisi sembolize eder. Tezahür âleminde

yerden ve gökten beslenip digerlerine vermekle yükümlüsünüz.

Böylece aslında kendinize vermis olursunuz

çünkü bu düzen sizi olgunlastıran etkendir. Rahim sıfat alısın,

Rahman sıfat verisin anlatımıdır. Rahim sıfatı baskın olan

disi, aldıgını verir, Rahman sıfatı baskın erkek verdigini alır.

Kadın bu durumdan çıkarılıp hep faydalanılan fakat sevgi

verilmeyen bir materyal olarak kullanılırsa, tıpkı dünyanın,

dengeyi bozanlara gösterdigi tepkiyi gösterebilir.

Insan beyninin de buna benzer bir düzeni vardır. Bu düzen,

Rahim âleme ait ögretilerin yeri olan üst beyin (beyni üst

ince katmanı %28’lik bölümü gri hücreler) ve Rahman âlemlere

ait alt beyni, (%72’lik beyaz hücreler) bir de çekirdek beyin

kısmı vardır ki bu, Allah’ın, insandaki kısmının, cüzünün

isleyis yeridir. Üst beyin alıcıdır, kamera gibi kaydeder, hafızalar

ve ögrenir. Dünya hayatından etkilenir. Rahman alt beyin

vericidir, göstericidir, ögreticidir. Dünya hayatını etkiler.

Çekirdek beyin ise kalbe baglı yerdir. Her seyin kaynagıdır.

Rahman oradan aldıgını yansıtır.

 

Satın almak için arayın:

0212 512 45 74

Şira Yayınları

http://kuranankebut.wordpress.com/category/satin-almak-icin/ 

Kuantum Fizik ve Kur’an

Ankebut’un İbrahim Suresi Yorumundan…

 

49- Ve yevmeizin (dikkat edilen, kulak verilen, izin verilen gün) mücrimini (cisimleri, tenleri, renkleri, sesleri, semavi varlıkları) iplerin içinde birbirlerine bağlantılı, bağlanmış olarak görürsün.

 

Mealde: O gün bütün suçluları zincirlerle, bukağılarla birbirlerine bağlanmış olarak göreceksin.

 

Buna iki yönlü mana vermek zorunluluğu var. Birincisi, mücrimini suçlular olarak manalandırırsak, bütün kişilerin suçlu olduğunu, çünkü herkesin suçta bağlantılı olduğunu anlarız. Çok iyi bir insan olabilirsin, ya da çok günahsız sanabilirsin kendini. Ama günahta ortaktır insanoğlu. 

 Niye? Biri bir günah işlerse ben niye ortak olayım ki?

 

Çünkü mükemmel olamazsın. Her şeyi tam mı yaptın ki kendini toplum günahından sıyırdın. Gördüğün halde bir fakire yardım etmediğin olmadı mı? Yapacak bir yardımın olduğu halde hasta komşunu umursamadığın? Kötü bir amaca hizmet ettiğini bildiğin halde bir şeylere para vermedin mi? 

 

Bunlar küçük günahlar, büyük günahlara niye ortak olayım? Yapmadığım iyilik niye beni başkalarının günahına ortak etsin?

 

Çünkü büyük günahlar, büyük zulümler küçüklerin birikiminden oluşur. Mahallende biri açlıktan ölse sen katil değil misin? Herkes biri yardım eder diye sorumluluğu başkasına atarken, bir insan bu yüzden hırsız ya da katil olabiliyor. Her ihmal bir insanın hayatını kötülüğe doğru kaydırıyor. Unutma, kötülük bulaşıcı virüs gibidir. Çok küçük olabilir ama öldürücüdür. Kötülükte usta olanlar bu küçük suçlardan kötülük imparatorluğu kurdular. Sizler de bu imparatorluğun kölesi olarak yaşıyorsunuz. 

Bütün ekonominiz onların elinde. Oysa iyilik de yayılır. “Benim hisseme ne düşer?” diye sorgulayın kendinizi. Daha önce ne ihmaller yaptığınızı da sorgulayın. Göreceksiniz, dikkat ettiğiniz, vicdanınızın konuşmasına izin verdiğiniz gün, günahta ortak olduğunuzu.

İkinci mana ise o günün yani “yevmeizin”in diğer bir yönü. Bu ayet, bilime ışık tutuyor. Kuantum fiziğinin gerçekliğinden ve bunun görünür hale gelmesinden bahsediyor. İnsan, bütün madde ipliklerini görebilecek. Mücrimin, ten, ceset, ses, renk semavi varlık anlamlarının hepsini içeriyor. Demek ki iplerin içinde olanlar bunlar. Maddeniz iplerin içinde. Bilindiği gibi kuantum fiziği maddenin ışık ipliklerinden oluştuğunu iddia eder.

 

Peki ses? Renk, ışık ipliklerini kastediyor olsa, sesin iplerin içinde olması nasıl oluyor?

 

Ses, maddeyi çözer ya da bağlar. O madde ipliklerinin bir araya gelişini, kulağınızın duyamadığı çok düşük ya da çok yüksek sesler sağlamıştır. Sura üfürülme, çok yüksek bir sesin evreninizin var oluşunu sağlamasıdır. İkinci sur ise var olanı paramparça eder. Evreniniz zaten ses, ışık ve ruhtandır. Ses ışığı, ışık da sesi bağlar, ruh, oluşuma yerleşir. Hayat başlar. Hemen burada belirteyim, tiz sesleri ve sıcak renkleri azaltın. Bir kadehi parçalayabilen tiz soprano sesi sizde neleri parçalar hiç düşündünüz mü? Ayrıca kırmızı rengin özellikle erkekler üzerinde çok olumsuz etkileri vardır. Kırmızı bedenin rengidir. Egoyu kuvvetlendirir, kan ve et yapısı için faydalıdır. Kadınlar adet gördüklerinden kan yapıcı kırmızıya adet bitiminde ihtiyaçları olabilir. Ama erkek, fiziksel olarak zaten eksik değildir. Kırmızı renk erkeği öfkelendirir. Hayat koruma programını ateşlediğinden saldırganlık yapar ve savaş zamanı kullanılır. Diğer zamanlarda erkeğin insan ilişkilerini bozar hatta hastalık yapar. 

 

Aa neden!?…

 

İnsan soğuk renklerle daha bilinçli, sıcak renklerle daha egoist bir hal alır. Kırmızının fiziksel güçlendirici etkisi olduğundan bazı hastalarda faydası olur. Ama devamlı kırmızı bir şeyleri üzerinizde taşımak hiç de iyi değildir, saldırganlığa neden olur. Tiz ses ise parçalayıcıdır çok zararlıdır. Bu yüzden kadın sesi yasaklanmıştır. Hele bu öfkeyle bağıran bir kadınsa maazallah. Bir de acıklı ve olumsuz bir tiz şarkı da çalınırsa zararı tam olur. Çocuklara da bu konuda dikkat etmek gerekir.

 Ha bir de mücrimin kelimesinin semavi varlıklar anlamına bakarsak, semavi varlıkları da iplerin, bağlantıların içinde görür hale gelebileceksiniz. Önceki ayette saklı olanı semavatın ortaya çıkmasıyla bu bağlantıların farkına varacaksınız ve evrende, bu madde ipleri sayesinde seyahat edebileceksiniz demek. Bütün bunlar insanlığın geldiği bir üst düzey durumu izah ediyor. 

 

50- Giysileri katran (eriyik), ve veçhelerini (yüz, görünüşlerini) nar (ateş, parlak ışık) bürür. 

 

Bu ayet öncekinin devamı niteliğinde. Buradaki giysiden kasıt insanın bedenidir. Beden anlamını taşıyan pek çok kelime varken Arapçada gömlek, elbise anlamına gelen serabil kelimesi kullanılmış. Çünkü burada elbise gibi değiştirilme özelliği olan bir bedenden bahsediyor. Bu bedenin yapısı eriyik gibi yani bir kalıba döküldüğünde şekil alan eriyik katran gibi, ağaç usaresi gibi vs. bir oluşum. Ve bedenlerin görünüşlerinin parlak ışıklı olacağını anlatıyor.

İki tür evren yapı enerjisi var: Biri nar, biri nur. Nurdan oluşan evrenler melekut âlemidir. Sizin yaşadığınız tür ise tükenme özelliği olan nar enerjisidir. Madde yapınızın enerjisi nar denen enerjiden oluşur. Tıpkı güneşiniz gibi bir müddet sonra sonlanır. Siz, çok kuvvetli nar enerjisi olduğu için güneşinizin narını görebiliyor ama çıplak gözle bakamıyorsunuz. Bunun sebebi sizin görüş yeteneğinizin henüz narı göremeyecek kabiliyette olmasıdır. İşte o gün, yani değişik bir devre girdiğiniz zaman, insan için bunlar mümkün olacak ve siz birbirinizin bedenlerini parlak ışıklı olarak göreceksiniz. 

 

51- (Bunlar) Allah, her nefse kazandığı şey ile karşılık verdiği içindir. Muhakkak Allah, Seriulhisab (hesabı çabuk olan)dır. 

 

Burada bahsedilen kazanma nedir? Her nefisin kazandığının karşılığı önceki ayetle nasıl bir ilgi içindedir?

Allah’ı zihninizde gerçek bilgilerle tanımlamalısınız. Ancak, her nefis aynı tekâmül düzeyinde olmadığından her kişiden aynı anlayış beklenmez. Bir bilgi verildiğinde bazıları o bilgiden günaha doğru bir kapı açarken, bazıları bulunduğu iyi hali de beğenmeyerek daha üst düzey bir ahlâka kapı açar. 

Örneğin biz bu ayetleri açıklamaya çalışıyoruz. Ama bazı kişiler bu ayetleri, yaptıkları kötü işler için bir kaçış olarak görebilir. Çünkü diğer meallerde bunlar kötülüğe verilen cehennem azaplarının bir tarifiyken, biz burada başka yönleri olabileceğini göstermeye çalışıyoruz. Bazıları için bütün bunlar; “demek ki dedikleri gibi cehennem yokmuş, ayetler başka şeylerden bahsediyormuş, oh ya artık istediğimi yaparım” anlamına gelebilir. Her nefise kazandığı şey ile karşılık veriliyorsa, bu ne şekilde olursa olsun, kazanan ve kazanamayan var demektir. Bir önceki ayetle ilgisini kurarsak insanlardan ancak kazananlar yani bilinç düzeyleri yeterli olanlar bu deviri görebilir demek ki. Ancak “Allah hesabı çabuk olandır” demek bu düzeye gelen her nefsin bunu elde edebileceği demektir. Bazıları için dünyanın geçireceği bir devirde bunları görmek mümkün olabilecekken yani geleceğe atfolunurken, bazıları için yaşadığı anda mümkündür. Bu yüzden hiçbir şeyi ileriye atmamak, her şeyi bu anda aramak gerekir. En doğrusu ve insanı en tekâmül ettiren yol işte budur. 

 

 

Şimdi ben istediğim norma girebilen, yüksek ışıkla parlayan, bağlantıları görüp istediğim yere seyahat edebilen bir kişi olabilir miyim?

 

Kazanabilirsen olabilirsin. Ya bütün ayıklamalardan sonra o devri görecek kadar uzun yaşayıp o zaman içinde insanlığın gelebileceği noktada bunları görürsün ya da velayet yoluyla zihninde açtığın kapılardan girerek bunları görürsün. Bu düzeye gelen pek çok peygamber ve veliullah olduğuna göre buna inanmalısın, bu mümkündür. Unutma bütün bunları uzağa gönderip durmamalısın. Allah hesabı çabuk olandır. Kazandığının karşılığını hemen verir. Şimdi…

 

52- Bu, insanlar için bir tebliğdir (mesajdır) ve onunla uyarı bulmaları için ve muhakkak Onun tek ilah olduğunu bilmeleri için ve de kapı sahiplerinin bunu zikretmeleri içindir. 

 

Mealde: Bütün insanlığa bir uyarıdır bu. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki, Tek İlah O’dur; ve sağduyu sahipleri de bunu akıllarında tutsunlar.

 

Farkındaysan bu iki çeşit uyarıdır. Biri tüm insanlara uyarı bulmaları ve Allah’ın tek ilah olduğunu bilmeleri, ikincisi ise “ulul el bab= kapı sahipleri” zikretmeleri için. İnsanlar uyarı bulup bilirken, kapı sahipleri zikrederler çünkü kapı sahipleri zihinlerinde derin tefekkür kapılarını açtıklarından, onlar bilmekte değil hatırlamaktadırlar. Yani zaten bütün evren bilgilerinin beyninizin beyaz hücrelerinde mevcut olmasından dolayı bilmekle değil, hatırlamakla, zikretmekle uğraşırlar. Kapı sahipleri zaten uyarı bulmuşlar ve bilmişlerdir. Daha önce de söylediğim gibi, insanlığın geleceği, tekâmül düzeyine ferdi olarak gelebilirler. Sizin keramet dediğiniz haller, onlar için bir kapıdan içeri girmek gibidir. Ama insanlık, pek çok uğraş ile kademe kademe tekâmül edip, genleri yoluyla üst düzeye ulaşabilen bir yol izler. Bütün bu uğraşlar sonucunda geldikleri düzey, daha önce nebiler, veliullahların geldiği düzeydir. İşte o düzeyde bütün insanlık, tek bir bedenin hücreleri, tek bir zatın değişik elbiseleri gibi olduklarını anlayacak, iman edemeyen kalmayacaktır.

Ruh Varlığı Ankebut’un Tarık Suresi’ni yorumlarken aktardığı bir bölüm:

Soru: Kapıyı yalnız erkek mi çalar, kadınlar ne yapacak?

Evet, Kapı eril tarafından çalınır. Eril güç Rahman sıfattan doğar. Rahman olmayan kapı çalmamalıdır. Eğer çalarsa bu felakettir.

Öyleyse yalnız erkekler, öyle mi?

Rahim, Rahman’dan yoğunlaşarak, sabitlenerek oluşmuştur. Dolayısıyla Rahim’in özü Rahman’dır. Bir erkek kişinin XY kromozomlarından oluştuğunu, kadının XX’ten oluştuğunu düşünerek, kadının hiç eril özellik taşımadığını düşünebilirsin. Oysa X’in muhtevası, özü Y’dir. Yani X kromozomu Y’nin yoğun ve sabitleşmiş halidir. Kadın kapı çalmaya ancak Rahmanlaşmaya geçtikten sonra kabiliyet kazanır. Vücudu kadın olduğu halde olgunluğuyla O kadın bir erdir. Aynı şekilde vücudu erkek olduğu halde hamlığıyla kadın durumunda olanların olması gibi. Yani aslında görüntünüzü oluşturan bedenlerinizin cinsiyeti Kapı’da başka olur. Kapıyı çalmak için Rahman sıfata geçiş yapılır. Bu, sevginin katılıktan, sıkılmışlıktan kurtulup genişlemesiyle olur. Tarık sizin tezahür aleminizde algılanmaz ama kapıyı açabilecekler tarafından O; tıpkı parıldayan bir yıldız gibi görünür. Spiritüalizmde titreşim frekansı diye adlandırılan, ışığın yüksek titreşimi göz kamaştıran yıldız gibidir. Orada ancak sevgi, ışık olarak görünür. Ne kadar sevgi gücü varsa, o kadar parlak olursun. Yeterince parladığındaysa kapıdan geçersin.


Yahu ne olur söyle! Nasıl çalınır bu kapı? Başka ayetlerde de “kapı sahipleri” (ulul el bab) diye geçen bir kavram vardı. Bu, kapıyı geçenlere verilen isim mi?

O kapıyı çalmak, ancak sevgi ve bilincin inançla pişmesi sonucu mümkün olur. O kişi artık ilahi cezbe haline geçebilmeye namzet olur.

Peki ilahi cezbe nasıl anlaşılır?

O cezbe, can fedadır.

Nasıl yani?

O cezbe geldiğinde bütün varlık diye algıladıklarının eridiğini ve tekliğe karıştığını algılarsın. Bu duyguyla bütün zerrelerinin tir tir titrediğini fark edersin. İşte bu anda aşkın yeterince güçlüyse canını O’na, tekliğe feda edersin. Bunu başaramazsan, tezahür aleminin tadı damağında kaldığından (çünkü artık onun bir görüntüden ibaret olduğunu anlamışsındır) diğer tarafa geçemediğinden, arada kalmanın sıkıntısıyla yaşarsın. O arzu içini yakmaya başlar. Yeterince yanarsan nardan nura dönersin yine kapıdan geçersin.

Mevlana’nın “hamdım, piştim, yandım” sözü bunu mu anlatıyor?

Evet.


Ruh varlığı Ankebut yorumluyor:

Din olgusu, neden “şunu yapma, bunu yap” şeklinde ayrıntılardan oluşuyor?
Neden “Bütün mesele dengedir, dengeyi sağlayacaksın” diye anlatılmadı ki? Teferruata ne gerek var?
Besmelenin bir başka açıklaması daha var mı?
Var tabi. Mesela mikro âlem “Rahim”, makro âlem “Rahman” olarak izah edilebilir. Besmelenin her manasını bitirsem ilm-i ledünü (ilâhi sırlar) bitirmis olurum. Ama çok kısa bir özet yapsam söyle demem yerinde olur: Her sey Allah’ın rahmetinin eseridir. Yani varlık rahmetten olusmustur. Iste insan da merhameti ölçüsünde insandır. Ne kadar merhameti varsa o kadar degerlidir. Evrenin sahip oldugu saf enerji, sevgiden ibarettir.

Tüme varmak için ayrıntılardan baslanır. Bir seyin basını bulmak için ucundan tutmak zorundasın. Düsünmeye üsenen insanlara gerçegi anlatmak zorundasın. Daha beyninin ne oldugunu düsünmeyen insanlara nasıl anlatacaksın? Ayrıntılar Allah’ın rahmetinden kaynaklanıyor. Yoksa “Iste
Kur’an budur, anlayın ey kullarım! Arif olan anlar” deseydi, Allah haksızlık yapmıs olmazdı. Ilim zaten ondan ibarettir. Hz. Ali : ”ilim bir nokta idi onu cahiller çogalttı” derken bunu söylüyor.
Besmele’nin hiç bilinmeyen bir yönü var, onu anlatayım mı? Allah, Rahman’a vahyetti Peygamberlik olustu. Peygamber Rahim’e ilham etti velayet olustu. Su sözü iyi düsün: “Ben ilmin sehriyim Ali kapısıdır.” Hz. Muhammed peygamberlerin, Hz. Ali de velilerin şahıdır. Peygamber dini getirir,
Veli onu işler. Yani biri elması bulur getirir, digeri onu işler parlatır. Bu manasıyla besmele; velayeti kabul etmeyi, imanın sartı olarak anlatıyor.

Ruh Varlığı Ankebut yorumluyor:
”Bismillah” dediginizde “Allah’ın bana verdigi sema ile ve barındırdıgı isimler ile hareket ederim” demektesiniz. Bu da en yüce akılla davranmaktır. Bismillah’ın ardından Rahman ve Rahim’i andıgınızda ise, isin içine kalbinizi katarsınız.
Çünkü sevgi ile akıl bütünlüktür. Sevgisiz akıl olmaz. Semanızın alt yapısı sevgidir. Bilinçaltınız kalbinizle birliktedir. Ruh orada durmaktadır. Muhakkak Ruh, Allah’ın sevgisinden üfürülmüstür. Aslında sudur ki: “bismi” kelimesi
“akıl”, Rahman “Ruh”, Rahim ise “Beden”dir. Siz de bu üçünün bileskesisiniz.

İyi de, her işi yapmadan önce neden besmele çekiyoruz?

Sırat-ı müstakim denen bir dogruluk çizgisi var. Bu çizgiden saptın mı cehenneme düsersin. Sıratı müstakim bütün dünya hayatı boyunca üstünde yürümemiz gereken bir yol ama “kıldan ince kılıçtan keskin” bir yol bu. Sıratı müstakimde dengeyi bulabilmek için bir denge sopasına ihtiyaç oldugunu
düsün. Bu sopayı ortasından tutman gerekir. Eger sopayı dogru tutarsan ipte yürümen kolaylasır. Aynı sekilde bu hassas ve çok zor olan dengeyi saglamak için “besmele” sopasına ihtiyacın var. Rahim, Rahman ve Allah ‘ı yerli yerine oturtursan basarırsın. Besmele’yi daha degisik olarak denge unsuru olan alt beyin ve üst beyin diye ele alalım. Anneden elde edilen üst beyin Rahim, babadan elde edilen alt beyin Rahman ve tabii varlıgın tek müsebbibi Allah yani gerçek ilâh, sahte olmayan. Iste bu dengeyi kurarsan basarırsın. Sonuç olarak alt beyin sonsuz âlemi, üst beyin dünyayla ilgili isleri yönlendirir.
Dolayısıyla burada dünya ve ahret dengesini kurman gerektigi ve her seyden önce Allah’a tam ve saf iman gerektigi anlatılıyor. Diyorum ya besmeleyi tam anlatabilsem anlatmam gereken baska bir sey kalmaz.

Ruh varlığı Ankebut Kur’an-ı Kerim’in sembolik analizini yapıyor.

İbrahim Suresi

35- İbrahim şöyle dediği zaman: “Rabbim! Bu şehri emniyetli kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!”

36- “Çünkü onlar insanlardan pek çoğunun sapmasına neden oldular, Rabbim, şimdi kim bana uyarsa o bendendir.  Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, çok esirgeyensin.”

Hz. İbrahim’in duasında, her istediğinizden veren Allah’ın, isteklere karşı duyarlılığı ve merhametine işaret var. Hz. İbrahim öyle bir dua ediyor ki, şimdi birisi aynı durumda aynı duayı etse, insanların hemen hepsi komik bulur ve o adamın deli olduğuna inanırlar. Çünkü Hz. İbrahim en sevdiği varlığı olan oğlunu ve en sevdiği hanımı Hacer’i çölün ortasına, bir duayla, sadece kalben ve lafzen ettiği bir tek duayla bırakıyordu. O, Allah’a güvende yani tevekkülde en dorukta olanlardandı. 

Duanın gerçekleşmesi için Hz. İbrahim’inki gibi tevekkül mü gerekiyor?

Tevekkülün yanında tam inanç, yoğun istek gerekir. İstenen şey “olursa olsun, olmasa da olur” gibi bir alt yapıdaysa gerçekleşmesi pek mümkün olmaz. Ya da istenen şeyin, “bunun gerçekleşmesi imkansız ama ben yine de isteyeyim, belki olur” düşüncesiyle de gerçekleşmesi mümkün değildir. Dua, inanç, yoğun arzu ve tam tevekkülle tekamül eder. Hz. İbrahim kendine ve ailesine dua etmekle kalmıyor, kendinden sonra gelecek nesline, anne ve babasına hatta ona karşı gelenlere dahi dua da bulunuyor. Nesline ettiği duanın neticesi olarak kendisinden en temiz nesil gelişiyor ve o nesilden de Kainatın efendisi Hz. Muhammed dünyaya geliyor. O çok geniş kapsamlı bir duada bulunuyor. Bu dua bize bir örnek olarak sunulmuş. Oysa insanlar genelde isterken bir tek şeye saplanır. Bir otomobil, bir ev, bir evlat vs. isterler, duayı mümkün olduğu kadar dar tutarlar. İnsan sanır ki dar kapsamlı duanın gerçekleşmesi daha mümkün.  Oysa tam tersi doğrudur.

 

Neden peki?

 

Dar kapsamlı dua az kişiyi ilgilendirir. Bu yüzden gücü de dardır.  Ne kadar çok kişiyi ilgilendiriyorsa o kadar güçlüdür. Bir de şu var. Dua gerçekleşmese de duanın kapsadığı kişi sayısı kadar duanın niyet sevabı vardır. Genetik olarak bu istek taşınacak ve bir zaman ve mekan bileşiminde gerçekleşecektir.

Mesela ben bütün insanlığın barış ve huzuru için dua ediyorum. Tabii bu konudaki inancım çok zayıf kalıyor. Bir gün gerçekleşeceği kesin gözüyle mi bakmalıyım?

 

Bir zaman ve mekanda muhakkak gerçekleşecektir.  Fakat şunu da unutmayın, bu, olumsuz dualar için de geçerlidir. “Batsın bu dünya” gibi, “Allah topunun belasını versin” gibi beddualar vardır. Gelelim Hz. İbrahim’in duasının içeriğine. Hiç bir kötü ya da iyi etkinin olmadığı bir çölde “Bu şehri emniyetli kıl” diye dua ediyor. Ortada hiçbir şey yokken orasının bir şehir haline geleceğinden emin ve olmuş kabul ediyor. Bu duayı bir amaç için ediyor. Hz. İsmail, Hz. İbrahim’in oğluydu. Hiç şüphesiz O, sıradan bir çocuk gibi değildi. Bunu anlayan Hz. İbrahim oğlunun toplum öğretilerinden kirlenip tekamülünde eksiklik ya da gecikmenin olmaması için O’nu, kimsesiz ıssız yere getirdi. İyi bir nesil için emniyetli bir şehir ve  putlardan arınma istedi.

 

Bütün peygamberler dualarında itinalı ve duyarlıdır. Siyah güçlerin hakimiyet kuramayacağı bir emniyet, tekamül için vazgeçilmez bir unsur. Putlar, korkuların doğurduğu materyallerdir.  Kim Allah’dan çok veya O’na eşit bir şeyden korkuyor ya da seviyorsa o kişinin putu var demektir.

 

“Ateş Rahim” etkisinden uzak bir yerde oğlunun ve eşinin tekamülünü bekleyen peygamber, onları büyük tehlikeden korumuş oluyor. Oysa onları orada bırakıp gitmesi tehlike gibi görünüyor.  Çöl, susuz, kimsesiz bir kadın ve bebeği. Bu, bir acımasızlık, tedbirsizlik gibi görünüyor. Babalar, böyle davranmaya kalkarsa ne olur?

 

Biliyorsun ki peygamberlerin davranışları örnektir. Aynen uygulamak için değil, davranışın bize ne anlattığını anlamamız içindir. Çünkü O’nun sahip olduğu tevekkül derecesine ermeden aynen taklit edilmez. Burada sembole bakacağız. Bazen rahmani düşünce acımasız görünebilir. Oysa dar ve yoğun olan merhamet yani Rahim düşünce, sonuç olarak daha zor ve olumsuz şartları getirebilir. Yani dar açılı anlık merhamet, geniş ve ileriye dönük merhametle ters düşebilir. Örneğin savaşı ne Rahim ne de Rahman düşünce istemez ama bazen Rahman merhamet, savaşı kaçınılmaz görebilir ve fertleri ölüme gönderir. Evladını savaşa gönderebilen bir kadın Rahmanlaşmıştır. Ama “Niye ölsün onun yaşamaya hakkı var?” düşüncesi Rahimdir. İki düşünce de kendi açısından haklı ve ikisi de gereklidir. Burada anlatılan Hz. İbrahim’in Rahman düşüncesidir. Tekamül için Rahman düşünce şarttır. İnsanlar sadece Rahim düşüncede takılıp kalırlarsa tekamül gerçekleşmez. Bu ayetler buna işaret ediyor. Rahman düşünce geniş kapsamlı olduğundan, Hz. İbrahim kendine yani Rahman düşünceye uyanlara da uymayanlara da bağışlanma ve esirgenme istiyor.

 

37- Ey Rabbimiz! Ey Sahibimiz! Salatta devamlı ve duyarlı olsunlar diye ben, neslimden bir kısmını senin Beyt-i Harem’inin yanında ziraat yapılmayan bir vadiye yerleştirdim.  Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meyledici kıl ve meyvelerden bunlara rızık ver! Umulur ki bu nimetlere şükrederler.

 

Bu ayetin tamamen sembol anlatımına değineceğim. Salatta yani tekamül, olgunlaşma üzere olsunlar diye genetik kodunun birini alışılmışın dışında bir yöntemle yetiştirmek istiyor. Hz. İbrahim, daha önce insan aklına tohumun yani ilmin düşeceğini, insanın bunu sevgiyle (sembolde suyla) büyüteceğini ve böylece semeresine kavuşacağını biliyor. Hz. İbrahim oğulları olan İshak ve İsmail’in kapasitesini bildiğinden birini kendi terbiyesinde yani nebilik terbiyesinde büyütürken, İsmail’in genetik kapasitesi kendini aştığından onu Rabbin terbiyesine bırakmıştır. Tabii ki Rab, terbiyesini yarattıklarıyla verir.

………….

 

38-Ey Rabbimiz! Şüphesiz, gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilen Sensin. Çünkü yerde ve gökte olan hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz.

 

Bu ayette geçen aleni – açığa vurulan ve hafi-gizlenen kelimelerini anlamlandırmaktan başlamak gerek. Bilinçaltımız her şeyin olduğu Kitabımızdır.  Kimileri okur o kitaptan kimileri okuyamaz. Beynimizin beyaz hücrelerinde her şey var.  Bizim gizlediğimiz ancak kendi benliğimizden gizlediğimizdir; açığa vurduğumuz da kendimize öğrettiğimiz. İnsan Rabbiyle bağlantıdaysa o kitaptan bilgi edinme ihtimalini kapamamış olur. Eğer Allah’a inanmamak felaketindeyse gerçek ve öz bilgiyle ilişiğini kesmiştir. Duanın oluşabilmesi için bazı bilgi kodlarını açık tutmak gerekir. İşte burada “yerde ve gökte olan hiç bir şey Allah’tan gizli kalmaz” derken arz-yer, sema-gök kelimeleriyle bilinçüstü ve bilinçaltından bahsediliyor. Arz bilgileri dünyevi, sema yani beynin okuyamadığımız kısmı uhrevi bilgileri kastediyor.

 

Yalnız sormam gereken bir şey var.  Dua ederken zaten bildiğimiz gerçekler tekrarlanıyor.  Sadece Hz. İbrahim’in duasında değil pek çok Veliullah’ın dualarında da Allah’ın sıfatları anılıyor. Öyle dua ediliyor. Buna ne gerek var?

 

Bazı kanalları açıp duanın gerçekleşmesi için. Rab ancak bizim zihnimizdeki gibi muamele eder. Allah hakkında ne düşünüyorsan onu bulursun.  İşte bu yüzden Rabbı bütün eksik sıfatlardan tenzih etmek gereklidir. Şöyle deyip duaya başlasan mesela:  “Sen ne istesem vermezsin ama yine de şunu şunu isterim. Belki bu sefer bir şey verirsin diye bir ümit istiyorum.” Bu haliyle duanın gerçekleşme ihtimalini iyice daraltmış olursun. Çünkü sen Rab hakkında yanlış zan taşıyorsun. O’na iftirada bulunuyorsun. Dünyaya gelmen bir tarafa, nefes alman bile bir mucizeyken, her an seni yeniden halk ediyorken Rabbini cahillikle itham ediyorsun. Bundan kurtulabilmen için bunun başına gelmesi gerekir.  Bu Yüce Terbiyecinin kulunu tekamül ettirme yoludur.

 

Tövbe de, yapmadığım şey değil hani.

 

Öyleyse ne yapmak gerekiyormuş, Allah hakkında zihnini olumsuz düşüncelerden arındırmak, kötünün uzaklaşması için iyiyi zihne koymak.

 

39-Hamd, kocamış halimle bana İsmail ve İshak’ı bahşeden Allah’a özgüdür! Muhakkak Rabbim, duayı işitendir.

 
Duanın gerçekleşmesi için gerekli olan ikinci kanal açış da, Rabbin kendisine verdiği ve hamd ettiren, kişiyi imanda tatmine erdiren her ne ise onu anmaktır. Örneğin pek mümkün görünmeyen bir olay dua ettiğin zaman gerçekleşmiş ise dua sırasında bunun için bir şükürde bulunmak yeni duanın gerçekleşmesi için artırım sağlıyor. Dua kelimesi Arapça’da değişik bir anlam daha taşır ki bu davet, çağrı anlamı taşıdığından hayvan sağıldığında memede bırakılan süttür. Çünkü memedeki sütün tamamı sağılırsa süt azalır oysa yeni sütü davet etsin diye bir miktarı memede bırakılırsa aynı miktar veya daha fazla süt elde edilebilir. İşte bu yüzden ümide çağrı yapmalı ve daha önce kabul olmuş bir duayı duada anmalısınız. Bu ayette “alel kiberi-büyüdüğüm zamanda ya da büyüklük üzerinde” kelimeleri geçiyor. Mealde kocamışlık diye geçiyor oysa orada yaşlanmaktan değil yaşlılığın getirisinden bahsediyor. Bu da şu demektir ki erkek yaşlandığında tekamülünde ilerleme, büyüme olur ve bu genlere taşınırsa doğan çocuklar daha bilge olabilir. Demek ki yaşlılıkta çocuk sahibi olmanın başka bir avantajı var. Hz. İbrahim bunun için de şükrediyor.

 

”Rabbim duayı işitendir” diye yine bildik bir söz söylemesinin nedeni nedir?

 

Buradaki işitme başka türlü bir işitme, senin sandığın gibi değil. İnsanda yedi çakra, yedi enerji giriş yeri olduğundan tıpkı Ney’e benzer. Bu ney yalvarış çağrıları sırasında güzel nağmeler çıkarır. Dua çağrıdır. Rabbe sesleniştir. Bu seslenişin ruhsal boyuttaki nağmeleri ise kendisi duymasa da Rabbı tarafından duyulur. Güzel duygulara sahipseniz güzel nağmeler çıkarırsınız, çirkin şeyler varsa çirkin sesler. Kur’an’da en çirkin ses olan eşeğin sesine benzer nağmeler kınanıyor. Duanın kabulü için güzel nağmeler çıkması lazım.

 

40- Rab, beni ve zürriyetimi salata mukim kıl. Rabbimiz, bu duayı kabul buyur. 

41- Hesabın günü, beni, ana-babamı ve müminleri bağışla.

 

Burada öncesine ve sonrasına bir hat çeken Hz. İbrahim, ata geniyle zürriyetine bir kanal açıyor. İşte bu kanaldandır ki onun zürriyetinden Hz. Muhammed gelmiştir. Neslini hayırlı kılmak için ana-baba genlerini de temizleme gereğini duyacak kadar bilge bir peygamber. Bu duanın Hz. Adem’den kıyamete kadar nesline yapılmış bir dua olduğunu söylemek gerek.  İşte onun çektiği hat budur, bu duayla açtığı kanal bu kadar kapsamlıdır. Ana-baba mümin olmasa da dua edilir buradan anlaşıldığı kadarıyla. Çünkü “ana-babamı ve müminleri bağışla” diyor.  Ata genlerinin temizlenmesi için, geçmişten kanalın açılması için; ölmüş dahi olsalar ana-babaya bağışlanmaları için dua edilmesi gerekir. Ve tabii müminlerin tümüne. Böylece Hz. Adem’den bu yana gelen ve gelecek olan müminleri anarak duayı tekmil bir hale getirmiş. İşte size örnek bir dua. Evladına dua etmek istiyorsan ata genlerini anman gerekiyor.

 

Bu niye böyle biraz açıklar mısın?

 

Sen zaten evladına karşı merhamet taşıyorsun. Ona gen aktarımında bulunuyorsun, senin onun üzerinde hakkın var. Evlada yardım, onun senin hükmün altında olan sürecinde ona kazandırdıklarındır. Ama ona duada egonun payı vardır. Çünkü o senden bir parçadır.  Zalimler de evladını sevebilir. Bu sevgi evladın kendinden görülmesindendir. Rahmeti tamamlamak için sana aktarım yapan ebeveynine de merhamet taşımak zorundasın. Bu senin dualarının kabulü için gerekli. Çocuğunu terbiye, ana babaya hakkı söylemek, sana muhtaç olduklarında merhametle muamele etmek fiili dua şeklidir.  Eğer fiili duayı iyi yapmışsan kavli(sözlü) duaya geçebilirsin ve onlar üzerinde dualarının gerçekleşmesi muhtemel olur.  Her hizmetin bir bedeli vardır. Allah’ın verdiklerinin bedeli ödenemez olduğuna göre ancak karşılık sevgidir. Anne ve babanın Allah tarafından aldığı bir hediye olan evlada sevgisiyle anne ve baba sevgi bedelini ödemiş olur. Ancak bu defa hizmetin karşılığına borçlanan evlat olur. Eğer evlat anne ve babaya sevgi duyup göstermezse borçlu kalır. İşte bu borç altında kişinin duasında tıkanma olur. Eğer yanlışlık üzerindeyseler ve uyarılarına rağmen değiştiremiyorsan onların yanlıştan dönmesi için, eğer bu şansları da kalmadıysa yani ölmüşlerse, bağışlanmaları için dua bir yükümlülüktür.

Bir şeye daha dikkat çekmem gerek. “Ve tekabbel dua” kelimeleri “kabele” fiili Arapça’da kabul, öne almak, cevap vermek anlamları taşıyor. Üçünü birden ele alırsak, tekabbel derken “Rabbim, duamı kabul et, cevap ver ve onu öne al, önceleştir” deniyor.  Öne almak ne demektir? Siz dualarınızı edersiniz, kimileri kabul gördü gerçekleşti, kimileri boşa gitti sanırsınız. Oysa duaların hiçbiri yok olmaz. Onların gerçekleşmesi zaman ve mekana gönderilir. Bu dünyada gerçekleşmeyen ahirette gerçekleşir. Bu yüzden beddualara çok dikkat etmek gerekir.  Eğer bedduayı bir masuma etmişseniz o size çarpacaktır bir gün. Bu duayı öne al demekle duanın gerçekleştiğini bu dünya hayatında görebilmeyi sağlamlaştırmış olursunuz.

 

“Hesabın günü” diye bir günden yani bir devirden bahsolunuyor. Hesap, bir şeyin tahmini, zannıdır. Hesabın görüleceği gün, insan vicdanlarının taşıdığı ağırlıkların ortaya serileceği gündür. İnsan yaptıklarının cezasını yaptığı andan itibaren çeker. Hesap günü ise bu yükten kurtulma zamanıdır. İçteki acı ortaya çıkarılıp içteki hesaplaşma bitirilmelidir ki insan kendini karartan günahlardan arınabilsin. Kabir hayatı boyunca belirsizlik içinde kıvrananlar hesapla yenilenirler.

Kur’an-ı Kerim’in sembolik analizini yapan Ruh Varlığı Ankebut’un, geri dönüş ile ilgili yorumu…

“Dünya bezendi, süslendi, ince ince işlendi, hayat alanı haline getirildi ve tüm bu hazırlıklardan sonra Âdem buraya halife kılındı. Ama Âdem dünyaya indirilmeden önce benzeri Havva’yla birlikte öğrenim gördü. Orada İblis tarafından tuzağa düşürülmüş ve erkekle dişiye dönüşerek farklılaşmış ve düşmanlaşmış, Âdem ile Havva birlikte dünyaya indirilmişti (Bkz. Besmele Bölümü). Âdem dünyaya nasıl indirildiyse her insan aynı şekilde indirilir. Hızla akan su içinde geliyorsa ve iki çeşit sudan bahsediliyorsa, dönüşü de ancak bununla olur. Erkek omurgasından ve kadın kaburgasından geçen bu yol bize burada iki tür enerjiyi ve iki yolun birleşimini işaret ediyor: Yolun birisi omurgadan akan düz ve boğumlu, diğeri kaburgadan akan kavisli boğumsuz.”

İyi de ne olabilir? Anlamadım…

“Bunu uzay fiziği ve matematiğiyle ilgilenen bilim adamları ispatlayabilir. Ayet, iz veya işaret demektir. Öyleyse Kur’an işaretler verir, yol gösterir ama onun kullanılır hale gelmesi için insan düşünmelidir. Bu konuyla da bilim adamları ilgilenmelidir. Bu bilim adamları, ışık hızıyla uzayda seyahat edebileceğini sananlardan olamaz tabii. Madde tünelleri ile ilgilenebilirler. Bunlar kuantum fiziği ile ilgili konular.”

Yine de sen benim anlayacağım bir tarzda anlatmaya çalış.

“Peki, şöyle söyleyeyim: Oluşmuş bir fetusun macerasını filme alınmış kabul edelim ve bu filmi geriye doğru saralım. Fetusun eridiğini, sonunda bir larvaya döndüğünü, daha sonra yumurtadan bir sperm hücresine dönüşünü, en sonunda yok olduğunu seyrederiz. O sperm bir yere gitmiştir ama nereye? Tabii ki geldiği yere. Bu arada gözden kaçırılan gerçek ise, spermin annenin sıvısıyla yani menisiyle kaplandığıdır. İşte bu konu üzerinde durulmalı ve bebeğin oluşumunda anne menisinin rolü iyice ortaya çıkarılmalıdır. Yoksa dönüş yolu bulunamaz.
İşte insan geri dönüş macerasını çözerse geri dönüşe kadir olacaktır. Bir şeyi vurgulamak gerek: Dünya maddesi (arz diye geçiyor) iki tür enerjiden oluşur. Biri dişi yani doğurgan, sabit, yoğun, diğeri ise eril yani kaynak olan, değişken, yoğun olmayan. Öyleyse iki yolun, tünelin, madde ve madde ötesinden olduğunu unutmamak gerek. Yoktan meydana çıkma erkek spermiyle, olanı şekillendirme kadın menisiyle olduğuna göre, görünmeyene geçiş için omurgadan hareket etmek zorunlu.
İnsan vücudunda omurganın dikey tüneli, kaburganın ise yatay olan düzlemi temsil ettiğini düşünürsek, kaburgadan bir üst kaburgaya geçiş için omurgadan geçmek gerektiği belli. Bir düzlemden diğerine geçiş ise daha göklerin yedi kat olduğundan haberi olmayanların, bunu kabul dahi etmeyenlerin işi değil. Kaburganın üzerinde omurgaya çıkarak, tahayyül bile edilemeyen mesafelere yolculuk mümkün olur. Zamanda yolculuk da bu mantıkla mümkündür. Farkı ise düzlem değiştirmeksizin ileri, geri seyahat. İşte bu gerçekliklere kavuşmuş insanoğlu, artık sırları tecrübe edebilecek. Bilinmeyen ve anlaşılamayanları.

Araf’a yolculuk! Çok heyecan verici ve harikulade. Ölmeden evvel ölmek gibi. Araf cennet değil ama öyle değil mi?

“Hayır değil. Ama oradan bilgi alımı gerçekleştiğinde insan sırlara kavuşacak.”

Ankebut

kuranyeni

Kur’an-ı Kerim hiç böyle incelenmedi, yorumlanmadı. Ankebut isimli bir Ruh Varlığının vermiş olduğu bilgiler, Kur-an’ı Kerim ve ayetleri konusunda dopdolu ve yepyeni şeyler söylüyor. Kur’an’ı yücelten, O’nu içsel olarak ve günümüze uygun bir dille anlamamızı sağlayacak bu bilgiler, çok etkileyici sonuçlar ortaya koyuyor.

Tasavvufta, “Kur’an’ın özü Fatiha Sûresi, Fatiha’nın özü Besmele’dir. Besmele’nin de özünü ararsan ‘Be’ harfinin altındaki noktadır” denir. Hatta Hz. Ali bir sözünde şöyle der: “İLİM BİR NOKTADAN İBARETTİ ONU CAHİLLER ÇOĞALTTI”.

Bu nedenle kitap, önce Besmele’nin yani her gün ezbere kullandığımız BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM kelimesinin arkasındaki gerçekleri ortaya koyarak başlamaktadır. Yani bir anlamda giderek büyüyen bir cahilliğin izini sürerek, mümkün olduğunca saf gerçeğin perdesini aralamaya çalışmaktadır. Öyle ya Kur’an’ı anlayacaksak, önce bu noktanın nasıl bir şey olduğunu anlamamız gerekir.

Kitap, daha sonra altı sûrenin yani; Kur’an’ın ilk sûresi olan Alâk Sûresi, Tarık Sûresi, İbrahim Sûresi, Neml Sûresi, Ra’d Sûresi ve Kehf Sûresi’nin açıklamaları ile devam etmektedir. Ayet ayet açıklanan bu sûreler, harici yani şekli ya da cümlelerin çeviri anlamlarının çok ötesinde bâtınî anlamlar içermekte, verilen bilgilerde anlam derinlikleri ön plânda tutularak, günümüz insanına mümkün olduğunca açık bilgiler verilmeye özen gösterilmektedir. İtiraz edenin bilmeden itiraz ettiği, körü körüne inananın da bilmeden kabul ettiği bu konuyu incelerken, Kur’an’ın iki görüş tarafından da genel olarak okunmadığı gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu çalışmanın, konunun temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’in okunmasına ve dolayısıyla da daha derinden anlaşılmasına büyük fayda sağlayacağını düşünüyoruz…

Şira Yayınları

ankebut-mail-tanıtım

Ruh Varlığı Ankebut’un Kur’an-ı Kerim ayetleri ile ilgili, şimdiye kadar rastlanmamış yorumları…